Feeds:
Posts
Comments

Başlıktanda anlayacağınız gibi bu yazının kahramanı TARKAN…

Uzunca bir sessizlikten sonra Tarkan sevenlerinin gösterdiği sabra ihanet etmedi ve hem kendisine hemde sevenlerine yaraşır bir albümle yaza damgasını vurdu. Albüm çıkmadan önce çeşitli medya kuruluşlarında yapılan “Tarkan şarkı bulamadığı için albüm çıkaramıyor…” gibi iki dünya bir araya gelse gerçek olmayacak masa başı haberlere herzamanki gibi kendi asilliğine yakışan şekilde sessiz kaldı ve cevabını 29 Temmuz’da tüm müzik marketlerin raflarının 3/4’ünü kaplayacak şekilde yerleştirilen albümüyle cevabını verdi…

Bu cevap öyle bir cevaptı ki; 13 bomba şarkıyla kendisi aleyhine konuşanların 13 sayısının kabusunu tekrar yaşamasına sebep oldu…OHHHH çokta iyi oldu… =)))

Gerisi…Gerisinde kalan pek birşey yok…Zaten artık bu güzelliği sabırsızlıkla bekleyen, tüm söylediklerinden sonra cevabını alan, almak istemese de bu gerçekten kaçamayan herkesin dilinde olan sözlerle tekrar hayatımızda… Favori parçalarımı saymaya başlamayacağım; çünkü albümün 13 parçasını da buraya yazmanın bir alemi yok diye düşünüyorum. =D

İşte tamda bu sebepten dolayı her ne kadar Tarkan’ın bu uyarıya ihtiyacı olmasada kendisinin de albümlerinin karşısında hakettiği kalitede rakipler bulabilmesi için özellikle müzik dünyası için bir slogan haline gelen “KORSANA HAYIR” sözünü bir kez daha yinelemek istiyorum…


Ve yazımın sonunda albümün ilk konseri olan Harbiye Açık Hava Sahnesi’ndeki konserinden “İşim Olmaz” adlı şarkısı ve canlı performansıyla baş başa bırakıyorum…

Eeee….Artık albümü alıp; şarkıların geri kalanını da siz dinlersiniz…
Hepinize müzik dolu günler…

Adını belki duymuş olabileceğiniz bir genç, ünlü müzisyen olma rüyasını daha fazla ertelemek istemediğine karar vererek okuldan belge almıştı. Ama rüyası o kadar da çabuk gerçekleşmedi. Yirmi iki yaşına geldiğinde, yanlış bir karar verdiğinden korkmaya başlamıştı. Belki de onun müziğini hiçbir zaman, hiç kimse sevmeyecekti. Barlarda piyano çalıyordu, cebinde meteliği yoktu. Evsiz de kaldığı için geceleri çamaşırhanelerde sabahlıyordu.

Büsbütün parçalanmasını önleyen tek şey, romantik ilişkisiydi. Ama o sırada, sevgilisi de onu bırakmaya karar verdi. Kızın gidişi, onu uçuruma iten son etken oldu. Bir daha onun kadar güzel bir kadın bulamayacağına odaklandı. Bu durum ona bir yek şey ifade ediyordu; hayatı artık bitmişti. İntihar etmeye karar verdi. Bereket versin bunu yapmadan önce elindeki opsiyonları yeniden bir düşündü, akıl hastanesine yatmayı seçti. Orada geçirdiği zaman içinde, esas sorunların en olduğu konusunda bazı referanslar edindi. Sonradan sık sık, “Ahh, bir daha asla o kadar aşağıya kaymayacağım,” derdi. Bugün ise, “Attığım en iyi adımlardan biriydi, çünkü ne olursa olsun, ben artık hiçbir şey için kendime acıma yolunu seçmem,” diyor. “Bana olabilecek hiçbir şey, başka insanlarda gördüğüm bazı sorunların çapına ulaşamaz.”

Adanmışlığını diriltip uzun vadeli rüyasını yeniden kovalamaya başladı ve sonunda istediğine ulaştı. Adını mı bilmek istiyorsunu? Billy Joel.

Milyonlarca hayranı tarafından tapılan, süper model Christie Brinkley ile evlenen bu adamın, bir zamanlar müziğinin kalitesinden kuşku duyduğuna, giden sevgilisi kadar güzel bir kız bulamayacağına kaygılandığına inanabiliyor musunuz?

Unutulmaması gereken nokta, kısa dönemde imkansız görünen şeyin, uzun dönemde fenomen sayılacak bir başarıya ve mutluluğa dönüşebilmesidir.

PS: Tanrı’nın birşeyi ertlemesi, reddetmesi demek değildir.

Eveeeettt… Günün kutup yıldızı hikayemizin sonunda kahramanımız Billy Joel’den bir parçayla yazımızı sonlandıralım…Billy Joel ve The River of Dreams…

hadi bir tane daha…=)) Piano Man…

İşte beklenen görüntüler…Efsane son kez geri dönüyor…POTC 4’ten ilk fragman… Bu görüntüler şimdilik ağzımıza bir parmak bal çalsada 20 mayıs 2011’e kadar beklemek zorundayız… =( Neyse izleyelim…

Ne dersiniz sizce de BOMBA olacak değil mi… Tabi bu film vizyona girene kadar biz meraktan patlamazsak. =D


Çok neşeli ve başarılı bir çalışma… Paylaşmak istedim… Ne duruyosun!? KOP…KOP…KOP =D

ALAIN DELON

Bütün gün öyle oturdum evde
Tadım tuzum yok olur ya öyle
Duvarların da ağzı var dili yok
Hadi kalk giyin gez toz dedim
Azcık da sen boz dedim
Aradım taradım kimse evde yok

Işıklı janjanlı girdim rastgele bir kapıdan
Meğer herkes burdaymış bihabermişim dünyadan
Kızlarla laflarken sen göründün bir anda
Bi numaralar Allah Allah bu ne noluyor ya

Babababa havalara nasıl da geriniyor
Alain Delonum benim nasıl da kasılıyor
No no no almayayım başkası alsın
Tipim değilsin üstü kalsın

Nasıl da yalnız ve çıplak herkes
Mutsuz ve damsız herkes
Benim de bundan aşağı kalır yanım yok

Söz: Sıla
Müzik: Ozan Doğulu

Papatya Falı…

“Kendi kutup yıldızını bul” adlı kitap roman gibi okunmuyor. Baş ucu kitabı tarzında… Rastgele bir sayfasını açıyorsun ve sihirli kelimelerden oluşan parçalar karşına çıkıveriyor. Sihirli kelimelerden oluşan yazılardan almanız gerekeni siz seçip alıyor olacaksınız. Sizin yerinize sayfaları ben açıyor olacağım… Hadi bakalım rastgele 😉

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini yaşama açtı. Doğal içgüdüleriyle hemen beslenmeye başladı. Ne bulursa yedi. Bir süre sonrai yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup koza örmeye başladı. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıktı.

Minik kelebek, uçabiliyor olamnın da verdiği mutlulukla uçmaya başladı. Dağlar tepeler aştı, ormanın her yerini dolaştı. Derken rengârenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye geldi. Çevresine şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya gördü. İçinden “Ne muhteşem bir çiçek,” diye geçirdi. Zaman kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında aldı soluğu.

“Merhaba,” dedi papatyaya, “Sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.”

Nazlı papatya şöyle bir baktı konuğuna ve “Merhaba,” dedi, “Bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.”

Kelebek ona yaşam öyküsünü, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği oranı, tepeleri anlattı. Papatyada ona kendinden söz etti.

Gece olunca birlikte yıldızları ve ateşböceklerinin danslarını seyrettiler.  Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korudu.

Minik kelebek papatyayı çok sevdi. O kadar çok sevdi ki, bir türlü onun yanından ayrılamadı. Papatyanında onu sevip sevmediğini merak ediyordu. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyemedi bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korktu. Papatya da kelebeği çok sevdi ama o da sevgisini bir türlü söyleyemedi. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korktu.

Böylece saatler saatleri kovaladı. Günler geçip de kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya döndü ve “Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek,” dedi. Papatya buna bir anlam veremedi ve “Neden?” diye sordu. “Yoksa benim yanımda mutsuz musun?”

“Hayır,” dedi kelebek. “Sen benim yaşamıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü yalnızca üç gündür ve ben de ömrümü tamamladım. Artıkkelebeklerin ölmediği bir yere gitmeliyim.”

Papatya bu duruma çok üzüldü ama yapacak birşey yoktu. Kelebek artık  hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir çabayla papatyaya “Seni seviyorum,” diyebildi ancak. Papatya donakaldı. Yalnızca “Ben de…” diyebildi kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğuldu. İçinden “Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim,” diye geçirdi. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamadı. Bir süre sonra yaprakları önce soldu, sonra da dökülmeye başladı. Her düşen yaprakta papatya, içinden “Seviyormuş” diye geçirdi.

İşte o günden buyana, bunu bilen âşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sordu.
“Seviyor mu, sevmiyor mu?” diye…

Günün yazısından sonra bir daha ki yazılar da görüşmek üzere diyorum…  Hep tek sayılı yaprakları olan papatyalara denk gelmeniz dileğiyle… =)

İşte geç gelen bir yazıyı daha sizlerle paylaşıyorum.

“Sizce ben deliriyor muyum?” sorusuna en güzel cevabı veren bu film olsa gerek.Günler haftalar hatta aylarca beklediğim Alice In Woderland’e sonunda gidebildim.Tüm çabam Johnny’cimin sesiyle Mad Hatter karakterini izlemek içindi.

Hayranlığıma hayranlık katan bir oyunculukla daha karşımdaydı Johnny’ciim . Kesinlikle aykırı karakterlerin adamı olduğunu ortaya koyan bir oyunculuk sergilemiş. Diğer birçok oyuncu gibi yakışıklılığının arkasına sığınmak yerine oyunculuğunun ışığı altında parlamayı başarmış ender oyunculardan olduğunu düşünüyorum.Tabiki  Tim Burton ustalığınıda göz ardı etmemekte fayda var. Kendisi hayal dünyasının usta yaratıcılarındandır. Farklı bir bakış açısıyla bize hem kendi düşündüklerini hemde kendi düşündüklerimizi aktarmakta üstüne yoktur. Bir “big fish” dersem ne demek istediğimi sanırım daha kolay anlarsınız. Ya da “batman” ya da “Sweeney Todd” ya daaaa “Beetlejuice”… =)  Bu ya dalar uzar gider. Ama EDWARD SCISSORHANDS ayrı bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir. Kült filmlerdendir benim için.

Bu ikiliden daha çok kült film izliyeceğimize inanıyorum…

Ama ben yinede MAD HATTER ile Wonderland te olmayı tercih ederim. Tabi karşısında rakip olarak Jack Sparrow yoksa… =D

Adam MAD falan ama “This is impossible!” cümlesine verdiği cevap süper; “Only if you believe it is.”
Keşke herkes böyle MAD olsa… Ruh hallerini, HATTER’ın gözlerindeki değişiklikte olduğu gibi kolayca anlasak. Cesareti de korkusuda tahmin edilecemeyecek boyutlarda olsa… Ama yüreği de bir o kadar kocaman ve sağlam olsa… Nerde…!!! Sanırım sadece WONDERLAND’te …! Yani bana NEVERLAND’te WONDERLAND’in hayaliyle yaşamak kalıyor. Ama ben kendi wonderlandimi kendim yapabileceğime inanıyorum.Eee… Hatter da tamda bunu demiyormuydu…!  ONLY IF YOU BELIEVE IT IS 😉 

Kendi WONDERLAND’inizde birgün Alice gibi MAD HATTER’ınız ile karşılaşmanız dileğimle…

(24 yıldır yaşadığım wonderlandimi veMad Hatter’ımı konunun dışında tutuyorum 😉 )

Hadi yazıyı süper bir FUTTER WACKEN dansıyla bitirelim… =D

“İLK” anlamı sizin için nedir;bilmiyorum ama şunu biliyorumki kim olursa olsun ilkler her zaman özel ve güzeldir.Bu özel ve güzellik nerden gelir bilmiyorum ama öyledir.Kimsenin buna itiraz edeceğini sanmıyorum(itirazı olan varsa ya şimdi konuşsun ya da sonsuza dek sussun 😀 ).
Hayatımıza ilklerin yön verdiğini hiç düşündünüz mü?”Hayır” derseniz inanmalı mıyım bilmiyorum!Ben şimdi bile dönüp baktığımda daha önce başka bir anlam ifade eden yaşanmış ilklerim geçen günleri ve yaşananları dikkate aldığımda başka başka anlamlar ifade ediyor.Hayat ne garip bir bütünlük içindeki yaşadığın bir olay senin hayatın akıp gider ve her akışta başka bir şekle bürünürken geçmişinide değiştiriyor.Tabiiki fiilen değil ama derinlere inip; içindeki anlama baktığımızda oda bizim hayatımızla aslında halen akıp değişmeye ve değiştirmeye(bakış açımızı) devam ediyor.
Soruyorum sizlere hangi ilklerinizi hatırlıyorsunuz?

Gözünüzü açtığınızda ilk kimi gördünüz?(tamam kabul ediyorum fiilen hatırlaması zor olabilir ama mantığa döndüğümüzde o kadar da zor olmasa gerek 😉 )

İlk söylediğiniz kelime hangisi?(peki hadi bundada dışardan yardım alabilirsiniz ama bu son )

İlk öğretmeniniz?

Topluluk karşısında yaptığınız ilk faaliyet kaç yaşınızdaydı?

ÖSS’ye ilk girişiniz ve ondan ilk çıkışınızdaki duygularınız?(allahtan 2.si olamdı; kimseye de kısmet olmasın 🙂 )

İlk iş deneyiminizin size kattıklarını hiç düşündünüz mü?

Hayatta yediğiniz ilk kazık hangi konudaydı?

Her hangi bir amacınız için attığınız ilk adım neydi?

Bir düşünün bakalım, bunlardan biri yaşanmasaydı ya da farklı bir durumla sonuçlansaydı sizinn hayatınızdaki etkisi ve yeri ne olurdu?
Ben okadar eminimki o sorulara kendi içimde verdiğim cevapları veremiyor olsaydım şimdi ben bu ben olamazdım.

Peki, bilin bakalım kim olurdum? =D